top of page

Create Your First Project

Start adding your projects to your portfolio. Click on "Manage Projects" to get started

Ömründen Uzun İdealleri Olamayanların Öyküsü

short story, turkish

2021

Suna Kıraç Short Story Competition Finalist

Kan kırmızısı ahşap bir köşk yanıyor! Yalnızca bir kabus. Ya da bir rüya. Çok da bir farkı yok. Günlerden ne? Saatlerden kaç? Gecelerden hangi gece? Bilmeme gerek yok. Yazmasını beceremeyen bir yazar. Komik. Umurumda değil. Şehir gazetesinden cevap gelmiş miydi? En son yazdığım şeyi kaç kişi okuyacak? Biri okuyacak mı? Neyse, aptalca bu düşünceler. Ben de istiyorum bir parça gündüz yakalamayı. Öylece çekilip gitmek istemiyorum, henüz hayal kırıklığına uğrayabileceğim onca an varken. Basit bir düşünce yalnızca. Daha acı ve ölümcül bir burukluk yaşayabileceğim ümidim olmasa ve bu ümidin beni az da olsa teskin ettiğini bilmesem bu anınkine tahammül etmeye dahi kalkmazdım. Belki, yazamıyorum. Evet. Fakat bu hiç çürümeyi ve başta yaşama eylemi olmak üzere tüm sabotaj eylemlerini düşünmediğim anlamına gelmiyor ki. En azından düşlüyorum, bu da bir şey değil mi? Okul sıralarında öğrendiğimiz biçimde düşleyemiyorum ama düşlüyorum sonuçta. İşe yaramazlığın en orta yerine konumlanmış biçimde ve kaldırım taşlarında baygın şekilde yatarken düşlediğim o sisli vakitlerin geçen her dakikayla beraber geceyi biraz daha soğutarak evsizlere, çöp toplayıcılarına ve sigarasının ateşiyle ısınan tüm orospulara karşı bir suikast girişiminde bulunmasında buluyorum yaşamanın gerçekliğini. O geceler… Bitmek bilmeyen bir can çekişme hali içinde oynanan bir kart oyunu. Ölmek ve kalmak arasında. Şans ve zamanın azizliği. Buna kim direnebilir ki? Başka düşler ve düşüşler de kuruyorum elbet: yeryüzünün sahibi olan bizlerin soytarıları oynadığı falan… Hepsi saçma sapan birer çırpınışmış komşumun dediği üzere. Çekidüzen vermek falan filan… Kabahat, kabahat, kabahat! Bak, neyi hatırladım şimdi! Münasebetsiz bir vakitte çıkagelen bir fırsat. Evet, evet… Sirk maymunları ve hasta yaşlı sırtlanların dövüştüğünü düşlediğim o gün gelen bir zarfı ansıyorum. Ucuz bir zarftı fakat pek parlak bir kağıtta italik bir davet vardı, sanırım. Pek okumadım, o an her şey bulanık göründü gözlerime. Bu iğrenç zarf dokusu ve içindeki janjanlı kağıda öylesine büyük bir nefret duymuştum ki henüz okumadan hem de. Evet, ön yargı. Bu ön yargının çok yüksek bir ihtimalle gerçek olacağı düşüncesi beni nasıl da tatmin etti ki! İlham vermesi için tasarlanmış zarf üzerindeki anlatısına göre. Sonsuz beceriksizliğinde çürüyerek pas içinde boğulan bana bile ilham vermesini beklemek oldukça absürt göründü ilk başta. Fakat sonradan haklı bulmadım değil, dürüst olmak gerekirse. Saf öfke de bir nevi ilham değil mi? Eğer olmasaydı Beethoven’ın notalarını bugünlerde duyamaz olurduk en güzel radyolarımızda, öyle değil mi? Boş versene! Şu zarfı bulup okumam gerek! İğrenç kokusuyla bir devlet başkanının ölü bedenini ve onun salgıladığı tüm suçluluk hormonlarının çürümüşlüğünü anımsatan küllüklerden birinin altında buldum onu. Buldum işte! Bir davet, yerel bir öykü yarışmasına hem de:

…yaşamaya devam etmekteki arzusu…en güzel methiye, yokluğa…direniştir belki…yaşamın kendisinde bir direnme arzusu yok mu…sonbaharda bir ağaç…kelebeğin düşünü gerçekleştirmeye ant içmiş ipek böceği…bunun için terk…kozasını…bir bebek…haykır…yokluğa…direniş…bir yazarın kâğıda sürtünen kaleminin hışırtısı…var olabilenlerin…ömründen uzun idealler taşıyanların öyküsü…sizin öykünüz?

Ah! Duygulanmadım da değil. Pedofili bir anaokul öğretmenini dahi duygulandırabilecek şeyler yazmışsınız buraya. Bir dilencinin tüm hayalinden ibaret olan parayla aldığınız janjanlı kağıdınıza yakışır bir metin olmuş, sahiden de. Ne güzel dizmişsiniz cümlelerinizi birbiri ardına. Ne de güzel anlatmışsınız, ne de güzel yazmışsınız! Ah! O puntonuz ne de etkileyici. O devrik cümleleriniz; o ünlem, o soru işaretleriniz… Noktalarınız! Alıntılarınız! Hele o kelebek-ipek böceği analojiniz yok mu! Ne güzel düşünmüşsünüz! Türlü benzetmeleriniz… İlham verir diye ummuşsunuz da… Midemi bulandırdı süslü beyler, bayanlar. Kendimi şu gökdelenlerin birisinden aşağı bıraksam da bir kelebeğe mi dönüşsem hani o direnişini övdüğünüz! Düşümü gerçekleştirmiş mi olurum o vakit? Yahut… Yahut sonbaharda bir ağaç! Ne de güzel sıralıyorsunuz bu harfleri ardı sıra. Bir de yaşama arzusu deyişiniz yok mu! Serin bir akşamüstü villasında oturan bir Hollywood yıldızının sigara içişini andırıyor bana. Sanki şehir, insanlar ayaklarının altında ve o hanımefendi sarı saçlarını okşayarak bu güzel sözü üfleyiveriyor sigarasının dumanı ile birlikte! Halbuki ayaklarında olan o çirkin şehirde ne de çok orospu var kendisi gibi sarı saçlarını okşayıp bir gününü dahi yalnız geçirme arzusunu kuran. Ama doğru… Yaşama arzusu… İpek, böcek, çiçek, böcek, direnmek… Haklısınız! Ama uyuyamıyorum ki! Başka masalınız yok mu? Ya da bir iki yudum içkiniz? Bir kutu ilacınız? Bir torba huzurunuz? Hala bana “methiyeler” diyorsunuz hanımlar, beyler. “Açız!” dedikçe “Diren ama.” diyorsunuz. Sanki bir uzunçalar doldurmuşsunuz da her fırsatta onu koyuyorsunuz pikaba. Hep aynı şarkıyı çalıyor, hep aynı burjuvazi yalanlarına eşlik ediyorsunuz pikabın iğnesi plakta kaydıkça. “Ömrünüzden uzun” evet… “İdealler” evet, evet. Ah, onu bir de bizim şu şehirli orospuya anlatın. Hani karın tokluğundan da azına çalışan şu hanıma anlatın “ömür” nedir?

Of! Bir de şu tablo yok mu şu karşı duvarda asılı duran? Çıplak sıvanın üzerinde iğrenç kırık çerçeveli, sarı bir fırçanın kustuğu bir ifade. Orada da kadınlar eğilmiş, duruyorlar. Başlarında hasır şapkalar. Gece gündüz çalışıyorlar. Ne güzel idealleri vardır eminim, aynı bir kelebek gibilerdir onlar da anlattığınız gibi. Vietnam’da, Kamboçya’da, Sri Lanka’da, Japonya’da… Ah beyler, bayanlar, efendiler… Napalm’a direniliyor mu sizin övgülerinizle? Ya da düşleri gerçekleştirmeye ant içilebiliyor mu geniş kanatlı bir demir yığını yükseliyorsa şehrin üstünde? Hem de sabah vakti. Şu tablo yok mu bana dik dik bakan! Koşa koşa gitmek istiyorum üstüne, koşa koşa. Tezgahtan ekmek bıçağını kapmak ve tablonun en orta yerine saplamak. En orta yerine. Sonra tablodan çıkarıp dosdoğru göğsümün en orta yerine. Bıçağı göğsüme, başımı tabloya geçirip soğuk parkeler üzerinde kanlar içinde yuvarlanmak. Çığlıklar içinde, kan içinde, sıcak kanımın içinde taklalar atmak. Çığlıklarımın kahkahaya dönüşmesi için dua etmek. Bir de hayal etmek, o son televizyon filmindeki aktrisin şaraplar içinde sevişmesini, taklalar atarak… Ha, bir de şu tabloyu öylesine narin sökmeyi hayal ediyorum ki! Saraylarda yaptığınız valsler gibi yahut salonun ortasında tökezleyip düşen balerine kıkır kıkır gülüşünüz gibi. Öylesine narin ki ev sahibi olan o şapkalı beyi hiç ama hiç kızdırmayacak biçimde. O bakışları beni hiç korkutmuyor mu sanıyorsunuz? Ben oracıkta kanlar içinde yatarken, hem de kaburgalarım paramparça ve gözlerim zıt yönlere bakarken bu aristokrat beyin bana çatık kaşlarıyla bakmasını isterim mi sanıyorsunuz? Hayır, hayır… Ben o çıplak sıvaya asla zarar vermeyecek kadar aristokrat birisiyim.

İdealler! Afiyeti yerinde olanların safsataları! Kan doluyor mideme! Bilemiyorum ki o sokakta yüzükoyun kapaklanıp ölüveren kimselere nasıl anlatabileceğimizi bu idealleri. Bu direnme arzusunu nasıl söyleyeceğiz çıplak sarılarak yatamayan evlilere? Nasıl anlatacağız bu direnme arzusunu çöpünü sobasında yakan kambur ölülere, öldürülmüşlere? Bilemiyorum! Söyledim işte bilemiyorum, hanımlar ve beyler. Bilemiyorum! İnanamıyorum ki, düşünemiyorum ki söyleyeyim sizlere. Düşünemiyorum ki ben de yazabileyim janjanlı kağıtlara ve öykü yarışmanıza katılabileyim. Ama yapamıyorum, sevgili sekiz saat uyuyabilen efendiler. Bana yeriniz yok. Bunu çok ama çok iyi anlıyorum efendiler. Ama sizi tam olarak anlayamıyorum; hele o aristokratlığınızı, iyiliği siz yaratmış gibi gibi züppece etrafa bakmanızı. O devasa egonuz geceleri sizinle gürültülü bir şekilde sabahlara kadar sevişsin ve siz de uyandığınızda hala nefes almanın o dayanılmaz acısını bu sebeple biraz da olsa atlatın diye iyilik perisi edaları takınmanızı. Sahte tebessümlerinizle etrafa çiçekler ve süslü devrik cümlelerinizden dağıtmanızı. Şunu diyeyim sizlere hanımlar, beyler: Ne o çiçekleriniz ne kaçıkça kibirli laflarınız karın doyurmuyor, biliyor musunuz? Evime aylardır bir kuruş dahi girmedi, biliyor musunuz? Hala “ayakta kalabilmenin güzelliği” diyorsunuz bana mektuplarınızda ve şu renkli televizyonlarınızda. İşte kalan tüm varlığım! Çeyrek paket sigaram! İşte kalan tüm varlığım bu, sizin ince düşünceliliğinize karşı. En zoru da bu! Sizin ince düşüncelerinize direnmek! Urganın ucunda bitmek tükenmek bilmeyen sahtekarca bir çırpınma hali gibi bu.

Size ve ötesinde kendime katlanmaktan başka bir işe yaramayan, en önemlisi de yazmayı beceremeyen postmodern Promete’yim ben! Sigaramın ateşini sunuyorum sizlere, ey gaddar insanlık! Sizler ise yırtıcı kuşlar gibisiniz efendiler sahiden de. Oysa sıradan bir ruhla doğmuştum. Ve o pek sıradan ruhu bu enfeksiyonlu iğrenç bedenin içine hapsetmiştim. Yeterince dayandım sizlere ve pek muhterem sözlerinize. Sefalet, kuraklık, hastalık ve binbir türlü muamma ile doldurduğunuz bu çirkin dünyanız şeytanın size şekerli çay ikram etmesinden de beter! Öyle işte, güzel hanımlar, güzel beyler. Bana ve benim gibi olan çoğunluğa karşı pek bir cömert tahammülünüzden memnun kalamadım. Üzgünüm. Janjanlı kağıdınıza da saygısızlık etmek istemem fakat yine yarışmanız için yazamayacağım gibi duruyor. Hem sizin beklentileriniz hep başka yönde oluyor zaten, öyle değil mi? Sizinkiler gibi süslü burjuvazi sözleri, iki üç masalvari benzetme, iki üç sirk aforizması… Başka türlüsünü kabul etmek, o güzel egolarınıza ve huzurlu sabahlara uyanışlarınıza hakaret gibi geliyor sizlere.

Özür dilerim efendiler. Beni bağışlayın. Cehennem sıcaklığını şakaklarımda hissediyorum ve o radyo iğrenç parazitini gırtlağımdan zorla sokuyor adeta ve midemin bütün asidi şu iğrenç soğuk parkeleri eritmek için bir volkan edasıyla patlayarak bu parazitlerin tıkadığı yolu kırıp geçmeyi arzuluyor. Özgürlük bu işte! Bir sigara daha yakıyor, bir uçurumun daha kıyısında volta atıyorum! Ve bir sigara daha, dumanıyla ciğerlerimin içinde tepiniyor! Ah, benim şu küstahlığım yok mu! Yaşamaya mahkum bırakışınızı parçalayan şu düşüncelerim! Çok öfkeli olmalısınız şu anda efendiler. Hangi ıstıraba dirensem, bilemiyorum. Affedin, yalvarırım. Böbreklerim paramparça ve tüm kaslarım öylesine gergin ki! İşte yiten, son sigaramdı. Müzik doluyor, hastalık kusan damarlarıma. Karanlık. Gece. Sıcaklık. Ateş. Lağım. Kan. Gürültü. Üst kattan gelen iğrenç kısmi tecavüz sesleri. İştahsızlık… Gökdelenler… Kalem… Hepsi beyin damarlarımı tıkıyor! Çok sağ olun efendiler! Var olun! Şehir… Hollywood yıldızı… Işıklar. Vitrinler… Düşmanlar. Şu tablo… Tezgahtaki kör bıçak. Kül. Para. Tebessüm… Elmas yüzükler… Methiyeler… İpek böcekleri… Düşler…Kağıt toplayıcıları. Çöpçüler. Ölüler. Ölü doğanlar. Aforizmalar… Burjuvazi… Kağıda sürtünen kaleminin hışırtısı… İdealler… Midemi bulandıran sıcaklık. Şehirli çirkin orospu. Direnmekte… Silahımın soğuk namlusu!

Phone

123-456-7890

Email

Follow Me

© 2025 by solaroglu.

bottom of page